Türk Basketbolunun Efsane İsmi: Necati Güler(Özel Röportaj)

355
Türk Basketbolunun Efsane İsmi: Necati Güler(Özel Röportaj)

Sizler için, Türk basketbolunun geçmişinde ve günümüz oyun anlayışında önemli yer edinmiş Necati Güler ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İsterseniz, sözü uzatmadan “Efsane’nin hayranlık uyandıran anılarına ve görüşlerine” doğru bir yolculuğa çıkalım…

Sizin de daha önceleri belirttiğiniz gibi Tarsus Amerikan Koleji mezunusunuz. Kolej, sizinle birlikte tarihi boyunca birçok önemli ismi mezun etti. Peki, sizin basketbola başlama ve bu serüvene atılma hikayeniz de Kolej’le birlikte mi oldu? Bize biraz basketbol ile tanışmanızdan bahsedebilir misiniz?

Tarsus Amerikan Koleji’ne ilk adımımı atışımın üzerinden tam 51 sene geçti. Türkiye’de çeşitli sektörlerde öncülük yapmış ve yapmaya devam eden çok ünlü mezunlarımız var. Ben de, bütün mezunlarımız gibi, okulumuzla ve mezunu olmakla büyük gurur duyuyoruz. Serüvene atılma konusunda, kesinlikle TAC’nin etkisi çok fazla; ama, tanışma çok farklı bir hikaye. Rahmetli babamın, iş hayatına atılana kadar, futbol oynamış olması ve İstanbulspor’un kaptanlığını yapmış olması, haliyle çocukluğumun futbol ve İstanbulspor sevgisiyle geçmesi demek oldu. Rahmetli Annem, futbol oynamamı hiç istemiyordu. O zamanlar, Babamın görevi sebebiyle Ankara’da oturuyorduk. İlkokul 5. Sınıfa geçtiğim yaz, Babam, İstanbul’a yaptığı bir iş seyahatinden “Ettar” marka, Çin’de yapılmış, Bulgar malı basketbol topuyla döndü. Doğru düzgün bir sahamız yoktu, ama elektrik direkleri ne güne duruyordu! Karşılıklı iki pota asmak için yeterliydiler. Mahallede basket topu olan tek çocuk bendim; ama, en küçük de ben olduğum için, pek oynama fırsatı bulamazdım. O kış, Babam beni ilk defa basketbol maçına götürdü. Hatta ilki Ankara Atatürk Spor Sarayı’nın açılış gecesi, ikincisi de Harlem’in Ankara’daki gösterisiydi. Arkasından Tarsus’u kazanıp, yatılı olarak okula gitmem, serüvenin asıl başlangıcı oldu.

Basketbolun yanı sıra bildiğimiz kadarıyla başarılı da bir eğitim hayatınız vardı. Maalesef, geçmişte de günümüzde de halen Türkiye’de bir sporcunun eğitim hayatını ve spor kariyerini birlikte ilerletebilmesi oldukça zor. Ancak bu, imkanları zorlayabilenler için de sadece bir şehir efsanesinden ibaret kalabiliyor. Örneklendirmek gerekirse: Henüz, lisede başlayan Adana Demirspor kariyeriniz ve devamındaki Boğaziçi eğitiminiz… Siz bu dengeyi nasıl kurdunuz? İki taraf arasından yalnızca birini seçmeden, her iki alanda da ilerlemeyi nasıl başardınız?

Eğitim, spora devam edebilmem için, olmazsa olmazdı. Babam, kendisi de, İstanbul Erkek Lisesi, ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken, bir taraftan da, İkinci Dünya Savaşı’nın zorlukları yaşanırken, İstanbulspor’da futbol oynuyormuş. Çok disiplinliydi. Bize de, belki ilk öğrettiği, çalışma disiplini ve öncelikleri doğru tespit edip, ona göre çalışmak ve öncelik sıralamasında aşağılarda kalan bazı konulardan, fedakarlık etmemiz gerektiğiydi. Yatılıydım, okulda oyun oynama zamanım çok oluyordu; ama, dersleri çalışmak öncelikti. Buradaki, en önemli özelliğim, dersleri, öğretmenler anlatırken, derste öğrenmekti. Bugünün işini yarına, şu anın işini, biraz sonraya bırakmamaktı. Bu sayede, neredeyse, bütün dönemleri iftiharla geçmekle kalmadım, TAC’75’i birincilikle bitirdim. O sırada, Adana Demirspor’da 2.lig şampiyonluğuna oynuyorduk ve şampiyon olup, 1. Lig’e çıktık. Okul takımımız da, Türkiye Lise Gençler Basketbol Şampiyonası’nda da, 3. Oldu. Arkasından da, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ni kazandım. Endüstri Mühendisliği okurken, Fenerbahçe ve Eczacıbaşı formalarıyla 1. Lig, Avrupa Kupaları ve Milli Takımlar’da oynadım. Dönüp geriye baktığımda, önceliklerin doğru tespiti ve buna uygun planlama ve çalışmanın, konunun temeli olduğunu söyleyebilirim.

Kariyerinizin ilk yıllarında kendi kendinize; “Tamamdır… Necati artık iyi bir basketbolcu…” dedirtecek bir olay ve an oldu mu?

Kendi kendime, bahsettiğiniz bir tarzda değerlendirme yaptığımı hatırlamıyorum; çünkü, önümde hep çalışılacak bir konu veya varılacak bir hedef oldu. Yalnız, Boğaziçi’ni kazanınca, ailece İstanbul’a taşındık. Ben de, Türkiye Liseler Şampiyonası’nda tanışma onuru ve fırsatı bulduğum Hüseyin Kozluca Ağabey’i ziyaret edip, 1. Lig’de Fenerbahçe’de oynamaya başladım. Ekim 1975’te İstanbul’da oynadığım ilk maçlar sonunda, Yalçın Granit Ağabey’in Milliyet Gazetesi’nde, yazdığı yazı, ömrüm boyunca unutmayacağım ve beni camiaya tanıtan bir yazı olmuştu. Benim için çok önemliydi.

Eczacıbaşı’nda oynarken Kareem Abdul-Jabbar ile tanışma fırsatı olmuş. Bize biraz o günden ve Abdul-Jabbar’dan bahsedebilir misiniz?

Kareem Abdul-Jabbar’ın ilk ziyareti hem Eczacıbaşı, hem Türk Basketbolü için çok önemliydi. Ben de Eczacıbaşı’na yeni transfer olmuş, bir kaç aydır o camianın üyesiydim. Geleceğini duyunca, çok heyecanlandık. Aslında, Türkiye’ye, tamamen turistik ve kültürel bir gezi amacıyla gelmişti; ama, Şakir Bey’in ısrarıyla, Eczacıbaşı salonuna gelip, bizimle tam saha maçta oynamıştı. Eczacıbaşı salonunu o günkü kadar kalabalık hiç görmedim. Maçın hemen öncesinde de, o kalabalığın sorularına yaklaşık 10 dakika cevap vermişti. Sorulardan birine verdiği cevap, hiç unutmadığım ve basketbol felsefemin çok önemli bir parçası olan bir yorumdu. Kimin sorduğunu hatırlamıyorum, ama soru şöyleydi: “Sky hook olarak tabir edilen, dünyaca meşhur atışlarınızı duyuyoruz, biliyoruz. Eğer topu aldığınızda, rakip takım size üçlü bir sıkıştırma (triple-team) yaparsa, bu savunmaya hücumunuz nasıl olur?”… Kareem şöyle cevap veriyor: “Basketbol, aslında çok basit bir oyundur. Benim üzerimde, üç savunmacı varsa, demek ki, iki takım arkadaşım boştur. Onlar, sahadaki pozisyonlarına ve müsaitliklerine göre, sırayla potaya doğru hareketlenirler. Ben de, en uygun olanına pas verir ve ona sayı attırırım.”… Ne kadar basit, ama o kadar da müthiş bir cevap, değil mi?

Basketbol kariyeriniz boyunca 6 numaralı forma ile mücadele ettiniz. Bu tercihin özel bir nedeni var mı?

Bir değil, iki nedeni var. TAC’deki ilk yıllarımda, yalnız okulda kendi aramızda oynadığımızdan, bir formamız ve numaramız yoktu. Okul takımıyla ilk resmi maçımı Orta 2’de oynadım. Bir maçlık bir serüvendi ve takımın en küçüğü olduğumdan, forma numaramı hatırlamıyorum bile. O yıllarda, okul takımında en beğendiğim ve bize Perşembe akşamları etüde gelip, ilk saat ders çalıştıran, ikinci saat de, eğer sınavı yoksa, basketbol konuşan, öğreten Süleyman Özekici Ağabey’imiz vardı. Kendisi daha sonra, Boğaziçi Üniversitesi’ne benim son senemde hocam olarak döndü ve endüstri mühendisliği mezuniyet tezimin hocası oldu. O, okul takımında 8, Adana Demirspor’da da 6 numaralı forma giyiyordu. Ben de, Orta 3’te hem Adana Demirspor Yıldız takımında, hem de Ortaokul Takımı’nda oynamaya başlayınca, onu taklit etmeye başladım. Okulda 8, Adana Demirspor’da 6 numaralı formayı giyiyordum. Yalnız o sene, Yıldızlar Türkiye Şampiyonası’na talihsiz bir şekilde gidememiştim. Ortaokullar Şampiyonası’nda da, 5. Olmuştuk. Aydan (Siyavuş) Ağabey’le ilk tanışmam orada olmuştu ve beni hiç beğenmemişti. Artık Lise’ye geçiyordum, oraları geride bırakmam lazımdı. Bu arada, okul takımında futbol da oynayacaktım. Basketbolda da, Şengün (Kaplanoğlu) Ağabey basketbolu yeni bırakmıştı. 6 numaralı formayı giyerdi ve Ankara’daki milli maçlardaki oyununu okumak, radyodan dinlemek beni çok etkilemişti. Hem basketbolda, hem de futbolda 6 numaralı formayı giymeye başladım. Çaçak’taki ilk genç milli olduğum Balkan Şampiyonası hariç, hep 6 numaralı formayı giydim.

Yıllar boyu süren, başarılarla dolu bir kariyer… Ancak çoğu oyuncu için öyle bir maç vardır ki diğerlerinin yanında akılda ayrı bir yer edinir. Sizin için bu maç hangisiydi?

3-4 maç cidden kafamda farklı bir yerde duruyor. 3 maç, ikisi güzel son, biri milli, biri lig ve bir de milli takımla kötü bir son. Potekiz’deki Challenge Turu’nda, ilk gün Belçika’ya karşı oynuyoruz. Devreyi 21 sayı önce bitirdik. İkinci yarı, hem de sakat, sakat oynayan bir oyuncularının muhteşem oyununa engel olamadık ve 1 sayıyla kaybettik. Turnuvanın sonunda bu maça çok yandık ve Avrupa Şampiyonası’na gidemedik. Milli Takım’da güzel son, 1980 Balkan Şampiyonası’nda Cluj-Napoca’da sonuncu olmuştuk ve 1981’de Sofya’daki şampiyonaya iyi hazırlanmış, ama iddiasız denecek şekilde gitmiştik. İlk gün Bulgaristan’ı evlerinde, hem de 16 sayıyla yenince, Şampiyona’nın farklı bir şekilde seyredebileceğini düşünmeye başladık. Sırasıyla Romanya, Yugoslavya’yı da yenince Yunanistan maçı final oldu. O gün çok, çok güzel oynayarak ilk Balkan Şampiyonluğumuzu kazandık. O maç benim için hep özel olmuştur ve olacaktır. Lig’de ise, Eczacıbaşı’ndan İ.T.Ü.’ne transfer olup, zar zor ligde kalıp, play-off’a da son anda girmiştik. O sene, play-off formatı ilk defa 1-8, 2-7,… şeklinde oynanacaktı. Eski takımım Eczacıbaşı 1., biz de 8. Olmuştuk. O sezon, Eczacıbaşı Avrupa Kupa Galipleri’nd Çeyrek Final oynamış ve çok kuvvetliydi. İlk tur, 3 maç üzerindendi ve 2 yapan tur atlayacaktı. Eczacıbaşı’nı iki maçta da yenip, tur atladığımız o maçların ikisini de unutamam.

Peki ya kariyeriniz boyunca başınızdan geçen en tuhaf olay neydi?

Sofya’da şampiyon olunca, Romen takımından iki arkadaş, Yunanistan’dan Fassoulas, oda arkadaşım Remzi Dilli ve Kırcali’li Ali, bizim odada şampiyonluğumuzu kutladık. Böyle bir grup nasıl bir araya geldik, hala bilemem. Ancak, tuhaflık ertesi gün de devam etti. O zamanlar, Sofya-İstanbul arasında direk uçak yoktu. Biz Aeroflot’la, Atina’ya gidecek, oradan da, Türk Hava Yolları ile İstanbul’a gelecektik. Ailelerimiz, neredeyse herkes, bizi karşılamak üzere Yeşilköy’e gelmiş. Ancak, Sofya’daki kötü hava yüzünden, uçağımız rötarlı kalktı ve Atina’ya indiğimizde, uçağın penceresinden THY’nın kalkmakta olduğunu görünce, şaşırmıştık. En tuhafı da, THY’nın Atina’daki yetkilisinin sözleriydi. Zaten çok dolu bir uçuş değilmiş; biz de olmayınca, 5-6 kişiyle havalanmış. Yetkilinin bizim o uçuşta olduğumuzdan haberi varmış, niye gelmedik, diye de merak etmiş. O zamanlar, bugünkü gibi, çok sık uçuş olmadığından, geceyi Atina’da geçirmek zorunda kaldık. İstanbul’daki kutlama ve karşılamaların da ertelenmesi, bütün havasını kaçırdı. Sade bir şekilde karşılandık ve evimize döndük.

Aynı zamanda ligimizin başarılı guard’larından Muratcan Güler ve Sinan Güler’in babası Necati Güler olarak da tanıyoruz sizi. Merak etmeyin, o klasik “nasıl bir duygu?” sorusunu sormayacağım. Benim merak ettiğim: Muratcan ve Sinan sizin döneminizde, siz de onların döneminde oynasaydınız hangi taraf daha başarılı olurdu? Bu soruyla yalnızca saha içi kastetmiyorum. Dönemlerin tüm şartlarıyla ele alındığında edinilen sonucu merak ediyorum.

Karşılaştırması çok zor bir durum, ama ben yine de oyumu onların, benim zamanımda daha başarılı olacakları yönünde kullanacağım. Çünkü, Necati Güler’in oğulları olmak baskısını yaşamayacaklar ve yeteneklerini, bilgilerini daha rahatça sahaya koyma fırsatı bulacaklardı. Bizim zamanımız, basketbolcu havuzu olarak daha düşük bir sayıya sahip olduğundan, orada, ön plana çıkmayı çok daha rahat başarırlardı, diye düşünüyorum.

Çin’de düzenlenen 2019 Dünya Kupası’nı geride bıraktık. Siz, bu turnuva dönemini nasıl değerlendirirsiniz?

Başarı çıtasının gerisinde kaldık. Turnuva oynamak, her zaman için lig oynamaktan, farklıdır. Hem oyunculuk dönemimde, hem daha sonrasında, gözlemlediğim en önemli zaafımız, belki de genlerimizden gelen ve hiç beceremediğimiz konu, maç, maç oynamayı becerememek. Bütün röportajlarda dinler veya okuruz, “maç, maç düşüneceğiz, ilerleyeceğiz”, diye; ama, çok, çok az yapabiliyoruz. Ya erken havaya giriyoruz, ya da, moralimizi çok erken, bozuyoruz.

Milli Takımımız bir jenerasyon değişikliği içerisinde. Cedi ve Furkan gibi genç isimlerin Ersan ve Semih gibi tecrübeli isimlerle buluştuğu bir yapı hakim şu an. Bu arada Milli Takım kariyerine yakın zamanda nokta koyan Sinan Güler’e de kattıkları için teşekkür etmeyi unutmayalım… Peki ya siz, bu yeni yapılanmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk Milli Takımı’nın yıllardır alışagelmiş sıkı savunmaya ve sete set hücuma dayalı bir oyun anlayışı vardı. Ancak, bu yeni jenerasyon ile biraz daha yüksek tempolu ve açık alan bulmaya çalışan bir anlayış hakim olmaya başladı. Doğru yolda mıyız?

Bu jenerasyon değişikliği kaçınılmaz. Biz de yaşadık; hem devralan olarak, hem de devreden olarak. Her zaman için ve her takım için sancılıdır bu değişim. O yüzden, çok kötümser değilim. Ama, yüksek tempo konusuna gelince, orada, biraz geç bile kaldığımızı söyleyebilirim. Bu Dünya Kupası da, bu konuda beni ve benim gibi düşünenleri haklı çıkaracak sonuçlarla son buldu. Savunma sertliği çok önemli bir konu, ama hücumda gerek iki faul çizgisi arasında, gerekse yarı saha hücumunda yüksek tempoyu iyi ayarlayan ve ona göre hazırlananların başarılı olduğunu bir kere daha gördük.

Şu sıralar NBA’i takip edebiliyor musunuz? Yeni sezonda bir şampiyon ve MVP adayınız var mı?

2019-2020 için şampiyonluk adayım LA Clippers, çünkü Doc Rivers çok beğendiğim koçlardan biri. Eğer şampiyon olurlarsa, Kawhi Leonard da, yine Finaller için MVP adayım. Normal sezon için soruyorsan, açıkçası, benim çok fazla önemsediğim bir ödül değil. Sonunda şampiyonluk yoksa, o bireysel başarının bir anlamı yok diye düşünüyorum.

Takip edebildiğim kadarıyla, diğer takımlara nazaran bir San Antonio Spurs sempatiniz var. Bunun sebebi nedir, Spurs’ü sizin için farklı kılan nedir?

Evet, doğru… En önemli sebebi Gregg Popovich’le tanışma onuru ve şansına erişmiş olmam. Onun basketbol ve koçluk felsefesine de inanmam. Şampiyonlukları beraber kazandığı Tim Duncan, Tony Parker ve Manu Ginobili’nin biri hariç hiçbirinin, NBA draftlarında ilk ona bile giremedikleri halde, takımın başarısıyla beraber hem sporcu, hem de basketbolcu olarak büyümeleri. 2014’teki şampiyonlukta, bir rakip oyuncunun söylediği gibi, basketbolu Mozart’ın bir bestesi gibi icra etmeleri, yani sanata dönüştürmeleri.

Son olarak, geçmişe dönüp lise sıralarında oturan Necati Güler’e bir tavsiye verseniz bu ne olurdu? Şimdiki gençlere, genç Necati Güler üzerinden bir mesajınız var mı?

Her zaman, hayatla ilgili iki temel değerim olmuştur: Sevgi ve Bilgi… Bu iki değer, siz verdikçe, çoğalır. Bu yüzden, TAC’deki Necati Güler’e merak etmeye, sevmeye ve öğrenmeye devam etmesini söylerdim… Çünkü öğrenmenin yaşı da, sonu da yok… Öğrenmeyi de, ezberlemekle karıştırmamalarını tavsiye ederdim… İnsan olarak, kainattaki en önemli farkımız, düşünebilme yetimiz… Bunu kullanmalarını şiddetle tavsiye ederim.

Necati Güler’e bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz… Ailesiyle birlikte mutlu ve uzun yıllar dileriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here