Son Periyot

MJ vs LJ, Majesteleri: Kara Şövalye

majesteleri-kara-sovalye

Üzerine belki de akademik yazılar yazılabilecek bir karşılaştırmadır benim gözümde. Gelinen bu noktada kariyerlerinin ihtişamı birbirlerine o kadar yaklaşmasına rağmen, ikisinin efsanesi de bambaşka tonlara sahip. Belki de bu tartışmayı iyice içinden çıkılmaz hale getiren ve bir yandan da ilginç yapan bu. O farklı tonlara insanların ne derecede sevgi ve tutku beslediği ise tartışmayı bazen iki taraftan birine duyulan aşk veya nefrete dönüştürebiliyor. Neyse biz olabildiğince nesnel kalmaya çalışırken alabildiğince soyut bir dünyaya girelim; bu iki adamın karakterleri ve o karakterin yıllar içerisinde geçirdiği değişikliklere bir göz atalım. Sanırım onların efsanelerinin farklı renklerde olması bambaşka karakterlere sahip olmasından kaynaklanıyor.

Michael Jordan’ın karakterine en son “The Last Dance” ile ışık tutulduğunu gördük. O ışık kendisini yıllardır yakından takip edip hikayelerine hâkim olanlara çok az duyulmamışı getirmiş olsa da en azından hafızaları önemli ölçüde tazeledi. Fakat bütün hikâye mutlu bir sonla bittiği için belgesel boyunca ara ara kendisiyle ilgili kafamızda oluşan ciddi soru işaretleri, sona doğru yükselen aksiyon, zaferlerinin ihtişamı ve bir şekilde bütün çatışmalarının zafere giden yola eklemlenmesiyle o kadar da rahatsız edici olmaktan çıktı ve dahi unutuldular. Michael Jordan’ın zihinlerdeki iz düşümünün devasa bir ticari değeri olduğunu ise bir şekilde hesaba katalım ve unuttuğumuz soru işaretlerine geri dönerken hikâyenin diğer tarafındaki LeBron’u da yavaş yavaş sahneye alalım. 

Michael Jordan’ın yetersiz görülmeyi asla kabul edemediğini ve bunun onda akıl almaz bir mücadele manyasını ateşlediğine tanık oluyoruz. Bütün hikayesinin en fazla tekrarlayan ögesi belki de bu. Belgeselde bir bölümde babasının onu tamirat işlerindeki bilgisizliğinden dolayı nasıl küçük gördüğünü ve büyük oğluyla vakit geçirmeyi tercih ettiğini anlattığını izliyoruz. Birinci ağızdan böyle bir hikâyenin anlatılmış olması onun çocukluğuyla ilgili tahmin etmenin çok zor olmadığı atmosferin onaylanması gibi. Babası ve abisinin dışında kalmış olmak küçük Michael’da hangi duyguları uyandırdı acaba? Michael Jordan’a bu soruyu direk soramayacağımıza göre gelin bu sorunun yanıtını retrospektif yani sonrasında bildiklerimizden yola çıkarak cevaplamaya çalışalım. Michael Jordan`ın rekabetçiliğinin kazanında en fazla yanan duygu hangisiydi? Belgeselden biraz daha öncesine majestelerinin Hall of Fame konuşmasına gidelim. Bütün düellolardan galip ayrılmış ve zafer tiradını atarken bile onu reddeden ve yeterli görmeyen kişilerden bahsediyordu. Her ne kadar salondaki gülüşmeler ortamı yumuşatsa da Michael Jordan`ın yıllar sonra bile unutamadıkları, onu besleyen duyguların şiddeti hakkında bize bir fikir veriyor. Şaka yapmıyor espriyle birkaç kişiye takılmıyordu. Efsanesinin önünde sonradan boyun eğmiş olmaları, ona bir zaman yeterliliğinin bu insanlar tarafından sorgulandığını unutturmamıştı. İşte bu kadar güçlü olabilecek bir duyguyu arıyoruz. Öfke, onu yetersiz gören, yeteneklerini sorgulayan en ufak bir şüphe zerresine duyulan muazzam bir öfke. İlk sorduğumuz sorunun cevabını biraz da fanteziyle vermiş olalım. Küçük Michael babası onu yetersiz gördüğünde gerçekten de yetersiz olduğuna inanıp üzülmüyordu. Yeteneklerinin babası tarafından görülmediğini düşünüp öfkeye kapılıyordu. Bu öfke o kadar şiddetli olmalı ki mantığın sesi ve sorgulaması duyulmaz olsun. Bir an öfkeli olduğunuz bir anı gözünüzün önüne getirin, anın içerisinde bulunduğunuz eylemde mutlak hakka sahip olduğunuzu ve layıkıyla da yerine getirdiğinizi düşünürsünüz. Aynı zamanda yüksek bir konsantrasyon seviyesidir. “Birine haddini bildirirken” aklınıza bir anda geçen ay ödemediğiniz fatura, bir hafta sonra iş yerinde yapacağınız sunuma hazırlanmanız gerektiği gelmez. Tam tersine aklınızdan geçenler sadece eylemi daha etkili uygulamaya yönelik ve keskin düşüncelerdir. Nadir rastlananacak derecede bütünleşmiş bir eylem, duygu ve düşünce berraklığından bahsediyoruz. Michael Jordan öfke kazanını yakabilmek için küçük kıvılcımlara ihtiyaç duyuyordu. Onu sorguladığınızı ima ettiğiniz birkaç kelime, bakışlar, hareketleriniz… Şüphesiz ki yüksek rekabet ortamında bunları çokça da buldu. Fakat algısı bir süre sonra böyle anları sadece özenle tespit etme dışında yoktan var etme yetisini de kazanmıştı. Öyle ki, müthiş uzun bir maraton olan NBA’de her maça aynı keskin anlayışla çıkabiliyordu. Oyunu oynarken eğlenen bir adamdan çok, elindeki topla karşısındakine boyun eğdirmekten zevk alan ve hatta buna mecbur birisine benziyordu. Başka bir seçeneği olmayan birisi… Onunla ilgili pek çok ikonlaşmış anı hala tekrar tekrar izleyebiliyoruz. Sahada gördüklerimizin arasında, çok nadiren eğlenen bir MJ’ye tanık oluyoruz.  Azgın bir savaşçı, atletizmle kutsanmış bir katilin yarattığı insan üstü performanslar, pes etmeyen bir irade… Peki kazandığında; genellikle sinir boşalmaları ve hatta hala yüzünde okuyabileceğiniz öfkesi. Onun karakterinin karbon kopyası olmaya kendini adayan Kobe’nin karakteri bile kariyerinin sonuna doğru o keskinliğini yitirdi veya taktığı maskeyi bizim için araladı. Emeklilik sezonunda sahada çokça eğlendiği anlara tanık olduk. Sonrasında da çizdiği profilde artık insanların arasına karışmak istiyor gibiydi. Peki Michael Jordan? İletişim çağının zirvesinde olduğumuz şu günlerde ve kendisine duyulan büyük sevgiye rağmen mesafesini her zaman hissedebileceğiniz bir karakter. 

Tam bu noktada Michael Jordan`a geri dönecek olsak bile LeBron parantezini yavaşça açmak istiyorum. LeBron, Michael Jordan’ın NBA’ine geldi. Onun oynadığı zamanlarda oynamadı tabii ki fakat başarının kıstasları hem takım hem bireysel boyutta artık belirlenmişti ve ona ulaşmanın yöntemleri de majestelerinin yöntemleri olmalıydı. LeBron’un direk tahta aday olarak NBA’e girdiğini de unutmayalım. Fakat taa en başından LeBron James’in karakteri MJ’den bambaşkaydı. LeBron, Michael Jordan kadar öfkeli bir adam değildi. Hatta oyuna girdiği ilk andan itibaren eğlenceli ve daha sevgi dolu bir adamdı. Etrafındaki insanlarla olan ilişkisi Michael Jordan’dan 180 derece farklıydı. Tam bu gerçekliğin onların efsaneleriyle ilgili bir diğer kilit farklılığa temas ettiğini düşünüyorum. Kendinizi diğer insanlarla olan ilişkilerde nerede gördüğünüz? MJ’nin rakiple kendini nasıl konumlandırdığını zaten uzun uzun konuşmuş olduk fakat onun kendi takımındakilerle arasındaki ilişki ve onlara liderlik ediş tarzında yadsınamaz derecede sosyopat eğilimler olduğuna dair yeterli derece kanıt ve veri var elimizde. Burada ciddi fakat en nihayetinde yine de eğilimlerden bahsettiğimizi tekrardan vurgulamak gerekir. Michael Jordan’ın disosyal eğilimlerinin onun öfkesi kadar keskinlik taşımadığını ve yıllar içerisinde törpülendiğini düşünüyorum. Peki disosyallikten kastımız ne? Kendi ve diğerleri arasında keskin bir çizgi, diğerleri dediklerinizin, sizden size ait olanı veya henüz kimseye ait olmayanı çalmaya çalıştığına dair inanış ve buna izin vermemek için her yol mubahtır anlayışı. Her yol mubahtır anlayışı liderlik tarzında iyice çarpık bir şekilde gün ışığına çıkıyor. Burada MJ çokça zorba, baskıcı birisi. Michael Jordan belgeselde de tarzıyla ilgili “Bildiğim tek yol buydu. Benim baskımı kaldıramazlarsa en üst seviyenin baskısını hiç kaldıramazlar,” diyor. Fakat motivasyonu, takım arkadaşlarımın kendilerini geliştirmelerini sağlamalıyım tarzında kolektif bir bakış açısından ziyade, ben başarıya ulaşırken ihtiyacım olan performansı vermeliler şeklinde. Tarihin akışının bize göstermediği, belki de MJ mantalitesinin yeşermesine bile müsaade etmediği tarzda bir mental sınav kuşkusuz takımından birinin ciddi derecede finaller veya sezon MVP’sinde onun önüne adım atması olurdu. Pippen o seviyelere yaklaşsa da MJ’nin tahtını sarsacak dereceye gelemedi hiçbir zaman. Fakat yine de bu ihtimal hakkında biraz fantezi yapmak ve MJ’nin reaksiyonunu gözünüzde canlandırmaya çalışmak, onun için “diğerlerinin” kapsamının ne olduğuyla ilgili bize fikir veriyor. Fakat MJ’nin takımındaki birinin yerine kendinizi koymaya çalışın… Aklınızda olan tek şey büyük ihtimal ona bir an önce sizden istediğini vermek olurdu. Onu geçmek? Keşke Pippen’a da birkaç soru sorma hakkına sahip olabilseydik. Fakat Michael Jordan’ın hükmettiği topraklarda bu düşüncenin palazlanması mantık dışı gözüküyor.

Onur Arslan

Exit mobile version